BİR ÜLKE NASIL ÇÖKERTİLİR

Mayıs 4th, 2008 by admin

 

 BİR ÜLKE NASIL ÇÖKERTİLİR :ZİMBABVE

Zimbabve tarihte birçok ülkenin bile yaşamadığı ciddi sıkıntılarla yüzyüze. Ağır ekonomik şartlar halkın belini bükmüş durumda. İngiltere ve Amerika’nın önclüğünde oluşturulan uluslararası ambargo halka hayatı çekilmez hale getirmiş. Zimbabve’nin candamarı olan tarımı çökertmek için daha önce BM aracılığıyla genetik değişime uğramış 20 bin ton mısırı Zimbabve reddetti. Bütün dünyada tohum tekeli kuran İsrail Zimbabvede de aynı şeyi yapmaya uğraştı ama başaramadı. 2007 Aralık ayında CIA ajanları ve onların Zimbabve’deki işbirlikçileri piyasada nakit para sıkıntısı meydana gelsin diye piyasadan an büyük Zimbabve banknotu olan 20 bin dolarlık banknotları piyasadan toplayıp fırınlarda yaktılar. Kimileri de paraları ülke dışına kaçırdılar. Sınırlarda birçok nakit para baronu suçüstü  yakalandı. Zimbabve istihbaratından alınan bilgiye göre paraların yakıldığı fırınlar bir bir ele geçirildi. Kimileri de yakamadan yakalandılar. Ajanlar ve onların işbirlikçileri karaborsadan yüksek fiyatlarla Zimbabve dolarlarını satın alıyorlar ve bunları nakit baronlarına teslim ediyorlar. Zimbabve istihbaratının çok güçlü olmasından dolayı şu ana kadar Devlet Başkanı Robert Mugabe’yi deviremediler. Halk da Mugabe’yi destekliyordu. Mugabe Zimbbave’yi bağımsızlığına kavuşturmak için verilen mücadelenin lideri ve sembolüydü. Zimbabve’de Ian Smith liderliğinde beyazların kurduğu “Apartheid Rejimi” ve  Mugabeyi kendi ülkesinde 11 yıl hapishanede tuttu. Apartheid rejimi sadece Güney Afrika Cumhuriyeti’nde yaşanmadı. 1970’lerde yapılan bir röportajda Ian Smith’e ülkedeki çoğunluk iktidarının ve bir kişi bir oy sisteminin ne zaman Rodezya’ya (Zimbabve’nin sömürge zamanındaki ismi) geleceğini sordukları zaman Smith “bin yıldan önce değil” diye cevap vermişti. Fakat Mugabe’nin Zimbabve Afrika Ulusal Kongresi’nin mücadelesine dayanamayıp 1979’da bağımsızlık anlaşması İngiltere’de yapıldı. Lancaster House anlaşmasına göre İngiltere belli bir miktarda ödemeler yapacak ve Zimbabve hükümeti de bu paralarla 1890’dan bu yana gelip ülkeyi işgal eden yerleşen beyaz çiftçilerden rızalı bir şekilde alım-satım yapacak ve aldığı arazileri siyah yerli halka dağıtacaktı. Bu durum 1999 yılına kadar devam etti. Bu tarihte İngiltere Başbakanı Tony Blair bu süreci durdurdu. Mugabe, bu araziler zaten bizim idi. Yaptığımız anlaşmaya göre eğer siz bu arazilerin alımı için finans vermez iseniz arazilerin yüzde 10’unu bırakıp gerisini dağıtacağım dedi. Bunun üzerine İngiltere ambargo başlattı, diğer Avrupa ülkeleri ve Amerika da katıldı. Mugabe 100 bin hektar arazisi olan birisine 10 bin hektar (ki bu bile çok fazladır) bıraktı kalanını da halka dağıttı. Bunun üzerine beyaz çiftçilerin çoğunluğu 2005 yılı ortasına kadar ülkeden 25 bin traktör ve onbinlerce tarım aleti kaçırıdılar. 2005’te hükümet tarım aleti çıkarmayı yasakladı ama iş iten geçmişti. Sadece 10 yıl önce Afrika kıtasının en fazla tarım ürünü ihracatçısı olan bir ülke yiyecek mısıra muhtaç duruma düşmüştü. Şimdi bu zor durumdaki halk zorluklardan kurtulmak için karasabanla tarım yapıyor. İngiliz/amerikan uşağı muhalefet olan Demokratik Değişim Hareketi ve onun lideri Morgan Tsangarai ciddi şekilde oy aldı. Çünkü yeni yetişen nesil bağımsızlık öncesi çekilen sıkıntıları, özgürlük için ne kadar bedel ödendiğini, ne sıkıntılar çekildiğini, Apartheid’in ne olduğunu, atalarının nasıl aşağılandığını, sadece Chimoi’de 2000’den fazla Zimbabvelinin nasıl öldürüldüğünü bilmiyorlar. Bu yüzden de artık Mugabe’nin ve bağımsızlık mücadelesi veren diğer özgürlük mücadelesi veren Zimbabveli kahramanların değeri de unutulmuş durumda. Ya da ekonomik kazanımlar karşılığında satıyorlar. 29 Mart 2008 seçimlerinde de bunları Mugabenin ve partisi Zimbabve Afrika Ulusal Birliği Vatanseverler Cephesi (ZANU-PF)’nin karşısına çıkardılar. Bir çok ülkede yapılan renkli kadife devrimlerden bir devrim yapamadıkları için Zimbabve’de bu yola gittiler. Fakat bu da başarıya ulaşamayacak.Diğer yandan halkın ekonomik durumu içler acısı.  Halk bir kilo mısır unu, bir kilo yağ peşinde. Zimbabve dolarının değeri hiç yok. 1980 yılında 1 Zimbabve doları 1 Amerikan dolarından daha değerli idi. 1997’de 1 Zimbabve Doları 10 Amerikan Doları idi. Enflasyon 1980 yılında yüzde 7, 1997 yılında yüzde 20 idi. Bugün enflasyon yüzde 190 000. Halk ağır ekonomik şartlar altında eziliyor. Seçimlerden önce Dünya Bankası ve IMF Zimbabve’de muhalefetin iktidara gelmesi halinde Zimbabve parasının değerinin tekrar eski haline getireceklerini, enflasyonun düşmesi için ve ekonomik koşulların iyileşmesi için gerekli tüm yardımların yapılacağını ve bunun için gerekli paranın ayrıldığını ilan etmişti. Bu açıkça Zimbabve halkını tehdit idi. Bu “eğer Mugabe’yi seçerseniz ağır ekonomik şartlar altında ezilmeye devam edeceksiniz” demek idi. Askerler de seçimlerden önce Mugabe’den başkasına hizmet etmeyeceklerini ilan ettiler. Mugabe muhalefetin ancak özgürlük mücadelesi verenler öldükten sonra iktidara gelebileceğini söyledi. Seçimlerin ardından muhalefet güçlenerek çıktı. Devlet Başkanlığına da dört tane aday vardı. Oyların yarısından fazlasını alan kişi devlet başkanlığına seçilmiş olacaktı. Çoğunluğu hiçbiri sağlayamadı. Resmi rakamlar ise hala açıklanmadı. Gayri resmi rakamlara göre yüzde 44 mugabe yüzde 46 Morgan Tsangarai, yüzde 8’de Mugabe’nin Maliye eski Bakanı Simba Makoni aldı. Parlamentoda ise yarı yarıya kazandılar. Muhalefet seçimleri tamamen kazandığını ilan ederek uluslarası kamuoyunun baskısını Mugabe’nin üstünde yoğunlaştırmak için çalıştı. Şimdi İngiltere ve Amerika yeni ambargolar koymaya devam edeceklerini ilan ettiler. Seçimlerden önce olduğu gibi seçim sırasında da muhalefetin kazanması için ABD milyonlarca dolar harcadı. Eğer muhalefeti iktidara getirmek için harcadıkları parayı Zimbabve halkı için harcasalardı ülkede hiçbir problem kalmazdı. Fakat istenen halkın refah ve mutluluğu olmadığı için ambargolar devam ediyor. Hastanelerde ilaç, aşı, araç-gereç yok. Çok az sayıda doktor var. Küba’dan bir miktar doktor geldi o kadar. Yeni doğan birçok çocuk ölüyor. Birçoğu da yetersiz beslenmeden dolayı ölüyor. Su kesintileri had safhada. Harare dışında birçok yerde sınırlı elektrik dağıtımı var. Petrol başta olmak üzere herşey karaborsa. Bunların üstüne bir de seçim dönemi karışıklıkları girince durum halk için daha da kötüleşti. Muhalefetin iddiasına göre şu ana kadar 10’un üzerinde kişi öldü. Fakat ülkede ekonomik sıkıntılar devam etmekle birlikte seçim sonrası durum aslında medyaya yansıdığı kadar kötü değil.Küresel güçlerin 8-9 yıl içinde bir ülkeyi nasıl çökerttiklerinin en iyi görülebildiği yer Zimbabve’dir. Fakat her ne olursa olsun Zimbabve asla tekrar sömürge olmayaktır.

GABON SEMİNERİ NOTLARI

Nisan 20th, 2008 by admin

MOHAMMED OSSOUGE GABON HAKKINDA KONUŞUYOR

Gabon’un en eski yerleşimcileri Pigmelerdir. Daha sonraları buraya gelen Bantu kabileleri çoğunluğu oluşturmuşlardır. Batıdan ilk defa 15. yüzyılda sömürgeci portekizliler geldi. Gabon Cumhuriyeti 17 Ağustos 1960 yılında Fransa’dan bağımsızlığını kazanmıştır. Orta Afrika’nın batısında Atlantik Okyanusu kıyısında Kongo Cumhuriyeti, Ekvator Ginesi ve Kamerun’la komşu bir ülkedir. 1,5 milyonluk bir nüfusa sahip Gabon’da kırktan fazla etnik grup bulunmaktadır. Ülke bölgedeki en zengin ülklerden birisidir. Petrol, uranyum, kereste temel ihracat malzemeleridir. Gabon bilgisayar, tv, elektrik malzemeleri gibi teknolojik ürünler ithal eder. Para birimi diğer Fransız eski sömürgelerinde olduğu gibi Frank’tır. Nüfusunun yüzde 72’si hristiyandır ve çoğunluğu katoliktir. Bu da katolik eğitim kurumları yoluyla meydana gelmiştir. Müslümanların nüfusu yüzde 1’dir. Maliki mezhebine mensupturlar. Devlet başkanı Gabon’daki Müslümanların Halife’sidir. Devlet Başkanı Müslüman fakat İslam’ı yaşayan birisi değil. Bakanların birçoğu da Müslüman. Devlet Başkanı kırk yıldır iktidarda. Ondan sonra da oğlu Ali devlet başkanı olacak büyük ihtimalle. Oğlu Müslüman organizasyonlara çok yardım ediyor ve aktif birisi. Eğitim ücretsizdir. Başkent Libreville’de  iki tane üniversite bulunmaktadır. Ülkede 9 eyalet bulunmaktadır.Hristiyanlar bile Müslümanların durumlarına, yaşam biçimlerine, aile ilişkilerine vs imrenip problemleri olduğu zaman Müslümanlara geliyorlar. Müslümanların çoğunluğu Devlet Başkanının eyaletinden. Özellikle gençler Müslüman oluyorlar. (NOT: Konuşmacı arkadaş da beş yıl önce Müslüman olmuş) Kış mevsimi yok. Sadece iki mevsim yaşanıyor. Fransızca’nın anadil olduğu ülkede herşey fransız ürünüydü. Çünkü okulları onlar getirdiler, eğitim kurumlarını onlar kurdular. Okullar ise katolik eğitimi veriyordu. Buralaradan mezun olan öğrenciler de katolik oluyorlardı. Ben de katolik okuluna gittim. Müslüman oluncaya kadar da katolik idim. Maalesef bizim tarihimizi avrupalılar oluşturdular ve yazdılar. Okullarımızda Gabon’un 1400’lü yıllarda portekizliler tarafından keşfedildiğini öğrettiler. Ama  Gabon zaten vardı. Keşfedilme batılılar için idi. Gabonlular için değil. Ama şimdi Gabonlular bile Gabon 1400’lü yıllarda keşfedildi diyorlar. Müslümanlar hayatın içindeler. Marjinalleşmiş değiller. Ticareti ellerinde tutuyorlar. Eğer Müslümanlar işyerlerini kapatsınlar insanlar aç kalırlar. Alışveriş yapacak yer bulamazlar. Müslümanların ruhi bir güç sahibi olduklarını düşünüyorlar. Bu yüzden kimi gayrimüslimler Müslümanlara gelip bana biraz Kur’an oku, dua et de problemlerim çözülsün diyorlar.Kiliseye gidiyorlar fakat kiliseden beklediklerini bulamıyorlar. Kendi tecrübelerimden de biliyorum İslam başka bir şey. Ve insanlara verdiği şuur ve düşünce biçimi çok farklı ve herkesi etkileyen bir yapıda. Müslüman olmadan önce kendi kendime soruyordum Müslümanlar niçin dostça davranıyorlar, niçin sıcak kanlılar. Bunun arkasında İslam’ın öğretilerinin olduğuna karar verdim. Müslüman olmadan önce adım Devi idi. Müslüman olmak istediğim zaman yine de geçmiş yaşantı ve tecrübeler önüme geldi. İçimden bir ses Müslüman olmaya gitme, sen hristiyansın, İsa’ya inan, İsa senin tanrın diyordu. Fkat kararımı vermiştim ve hayır Müslüman olacağım dedim. Mescide gittim ismin ne diye sordular. Muhammed isminden başka isim bilmiyordum. Adım Muhammed dedim. Şimdi de burada Kur’an-ı Kerim okumasını ve İslam’ı derinlemesine öğreniyorum. Gabon’un sadece Gabon’un değil Afrika’nın İslam’ı çok iyi bilen Müslümanlara ihtiyacı var. Müslümanların çoğunluğu eğitimlidirler. Halkın yüzde 75’i okur-yazardır. Müslümanların özel ilkokul ve ortaokulları var fakat ileri derecede İslami eğitim veren okullarımız ve kurumlarımız yok. İslami eğitim almak isteyenler Mısır, Suudi Arabistan gibi ülkelere gidiyor.Iboga ağacı geleneksel tıbbın doktorları tarafından tedavide kullanılmaktadır. Geleneksel Afrika dinleri mensuplarının tapınaklarında yapılan törenlerle tedaviler yapılır. Özel kıyafetler giyerler, ortaya ateş yakarlar, hasta olan kişiyi ortaya alırlar, bu ağaçtan küçük parçalar keserek hastanın ağzına verirler ve  aynı zamanda etrafında sabaha kadar dansederler. Bu geleneksel dinlere mensup insanların ilah tasavvuru İslam’dakine çok yakındır. İlahları herşeyi gören, bilen bir ilahtır. Gabon Afrika ülkeleri içinde iç çatışma vs yaşamayan ender ülkelerden biridir.

AFRİKA

Nisan 13th, 2008 by admin

  Gezilen görülen yerler hakkında yazmak gözlemleri, tecrübeleri, sıkıntıları, sevinçleri paylaşmak, tasvir etmek bazen çok güç olabilmektedir. Hele bir de bu Afrika olursa. Elbette ki her yerin kendine has bir özelliği güzelliği vardır. Herkeste bunları ayrı bir şekilde ifade eder. Fakat Afrika bizim açımızdan daha ayrı bir önem arz etmektedir. Hakikaten Afrika bizim neyimiz olmaktadır. Afrika deyince ne anlıyoruz, aklımıza ne geliyor. Kuzey Afrika’yı istisna edersek Afrika hakkında Türkiye’de maalesef akademik çevreler de dahil olmak üzere herkes çok az bilgiye sahip bulunmaktadır. Hakikaten nasıl bir tarih okuduk okuyoruz okutuyoruz okutuluyoruz da böyle oldu. Nasıl bir tarih okuttular ki Moımbasa’daki (Kenya) Ali Paşa Kalesini ve orada yatan Ali Paşa’yı ve onun kahraman askerlerini, Yavuz Sultan Selim’in Yemen Valisis Sinan Paşayı ve Onun Mozambik’teki eserlerini, Güney Afrika Cumhuriyetine gönderilen Ebubekir Efendi’yi, İslam medeniyetinin en zengin miraslarından bir bölümü bulunduran Timbuktu’yu (Mali) tanımıyoruz. Yavuz Sultan Selim’in Mısır seferine çıktığını biliriz ama temel sebebin İspanyolların Cidde’ye gelerek kale yapmaya başlamaları olduğunu bilmeyiz. Tarih okumalarımızda köklü değişiklikler yapmak zorundayız. Bu özellikle de Afrika için daha fazla gerekli ve önemli.

    Çünkü Batı merkezli tarih okumalarının neticesi olarak bizim bağlarımız koptu. Afrika’nın bize ne kadar yakın olduğunu bağlarımızın ne kadar tarihi olduğunun farkına varmak zorundayız. Bizim sadece bir parçamız değil parçalarımız orada. Oralar dediğim % 50’den fazlası Müslüman olan, 1700’ün üzerinde dil ve kültürün, 50’nin üzerinde devletin bulunduğu bir kıtadan bahsediyorum.     İşte bu web sitesi böyle bir ihtiyacın farkındalılığının ve köprü kurma mesuliyetinin vermiş olduğu bir gayretin neticesinde ortaya çıktı. Elden geldiğince Afrika kıtası hakkındaki gözlemler düşünceler ve yaşayan Afrika ulaştırılmaya çalışılacaktır.

Korumalı: GABON SEMİNERİ NOTLARI

Mart 25th, 2008 by Muhammed Ossouuge

Yazı parola korumalı. Yazıyı görmek için parolanızı girin:


Merhaba

Mart 12th, 2008 by admin

Afrika neresidir? sorusuyla başlamak daha iyi olur zannedersek. Afrika bizim açımızdan neyi ifade etmektedir. Hakikaten Afrika bizim neyimiz olmaktadır. Afrika deyince ne anlıyoruz, aklımıza ne geliyor. 30,244,050 km² lik bu büyük kıta hakkında ne kadar ne biliyoruz. Avrupa’yı Amerika’yı Hindistan’ı Çini bile içine alabilecek bu kıta hakkında hiç düşündük mü? Hakikaten niçin haritalarda hala Kuzey Amerika yani ABD Afrika kıtasından büyüktür. Halbuki ABD’nin toplam yüzölçümü 9 629 000 civarındadır. Harita üzerinde bile psikolojik bir savaşın verildiği ve insanların aldatıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Kuzey Afrika’yı istisna edersek Afrika hakkında Türkiye’de maalesef akademik çevreler de dâhil olmak üzere herkes çok az bilgiye sahip bulunmaktadır. Hakikaten nasıl bir tarih okuduk okuyoruz okutuyoruz okutuluyoruz da böyle oldu. Batı merkezli tarih okumalarının neticesi olarak bizim bağlarımız koptu. Afrika`nın bize ne kadar yakın olduğunun bağlarımızın ne kadar tarihi olduğunun farkına varmak zorundayız. Bu bizim için sadece tarihi bağlardan dolayı değil aynı zamanda da insani bir vazifemizdir. İste bu sorumluluğun bir neticesi olarak ve yerleşik anlayışı kırmak için yola düştük.

 

    Bu dergi Afrika hakkındaki yerleşik düşüncelere karşı bir başkaldırıdır.

    Bu dergi bir hafıza ve konfor bozucudur. İlk işi de budur.

    Bu dergi Afrika üzerine yeniden düşünmeye bir çağrıdır

    Bu dergi Afrika için Türkiye’den yeşerebileceği umulan bir umuttur

    Bu dergi derilerinin renginden dolayı hor görülen kalp sahibi insanların hikâyesidir.

    Bu dergi 57 ülke ve 15’e yakın otonom-yarı otonom veya hala Batılı güçlerin yönetimi altındaki bölgelerle lehçe farklılıklarıyla birlikte 1700`ün üzerinde dil ve o oranda da kültürün sesi soluğu olacak.

    Bu dergi Afrika ile unutulmuş, unutturulmuş bağlarımızın hatırlanması için çalışacaktır.

    Bu dergi Afrika’nın kaybolan Müslüman kabilelerinin sesi olacaktır.

    Bu dergide Afrika’yı sömüren sömürgecilerin değil sömürülenlerin, mazlumların seslerini duyacaksınız. 

    Bu dergi misyonerlerin mahvettiği topraklardaki rüya görmeyi unutmuş insanların hikayesidir.

    Bu dergi, Avrupa Birliği’nden başka hiçbirşeyin düşünülmediği Türkiye’de Türkiye-Afrika Birliğinin kurulmasını istemektedir.

    Bu dergi Afrika ile ilişkilerimizin kalıcı çalışmalarla geliştirilmesini istemektedir, bunun için de çalışmaktadır ve çalışacaktır.

    Bu dergi Afrika ile yardımlaşma ve dayanışmanın en üst seviyede gerçekleşmesini istemektedir. Bu dayanışmamız da modern dünyanın vahşi kapitalizminin yıkıcılığına karşı durmanın ifadesi olacaktır.  

    Bunun için de Afrikalı yazar, düşünür, sanatçı, siyasetçi ve gazetecilerle yapılan röportajlar yayınlanacak, yapılan seminer ve konferansların özetleri yayınlanacaktır. 

    Biz sayılı haçlı seferlerinden kaynaklanan problemleri yaşadık geçti gitti. Ama onlar sayısız haçlı seferleriyle uğraştılar ve uğraşıyorlar.

    Yayınlanan yazılar daha sonra konularına göre sınıflandırılıp Afrika Kitaplığı altında yayınlanacaktır. Bütçe elverdiği zaman da Afrika üzerine hazırlanmış belgeseller ve müzik CDleri de yayınlanacaktır.

    Elbetteki her doğum sancılı olur. Bu da dergimizin ilk sayısı olduğu için eksiklikleri fazlalıkları olacaktır. Daha sonraki sayılarda daha güzel çalışmalar olacaktır. Elde olmayan sebeplerden dolayı derginin yayımlanmasının gecikmesinden dolayı da özürlerimizi beyan eder Türkiye’ye ve Afrika’ya hayırlar getirmesini Cenab-ı Hakk`tan niyaz ederiz. Bu duygu ve düşüncelerle sizleri Türkiye’nin ilk ve tek Afrikalı dergisiyle başbaşa bırakıyoruz.

Vesselam…

NİÇİN AFRİKA

    Afrika kıtası dünya topraklarının yüzde 24’ünü oluşturmaktadır. Buna karşılık nüfusu yüzölçümüne oranla çok azdır. Sadece 900 milyon civarında nüfusa sahiptir. Doğal olarak çöl bölgelerinde daha az nüfuslu olmasına rağmen Batı Afrika, Sahil ve Orta Afrika ülkeleri daha yoğun nüfusludur.
Coğrafi keşifler (!) ve sanayileşmenin başlamasıyla Afrika özgürlüğünü kaybetmeye başlamıştır. Çünkü birileri için sömürülecek birçok kaynağı olan araziler olarak görüldüğü için keşfedilmiş olan yerler birilerinin vatanı idi.  
    Amerika’nın ve beyaz Avrupalılar yüzyıllarca Afrika kıtasını sömürdükleri için Afrika ülkeleri bağımsızlık öncesi ve sonrasında daha çok komünist Rusya ile ilişki içinde olmuşlardır. Bu da sosyalist akım ağırlıklı olan hareketlerin bağımsızlıkta etkili olmalarıyla sonuçlanmıştır. Bağımsızlıktan sonra da anayasalarından yönetim biçimlerine ve bayraklarına varıncaya kadar yansımıştır. Sovyet Rusya’nın Afrika’da sömürgecilik yaptığını görmedikleri için sömürgeci olmadığını düşünüyorlar. Fakat Sovyet Rusya döneminde neredeyse Afrika ülkeleri kadar ülke Rusya’nın sömürgesi altında idi. Şu anda bile hala birçok ülke Rusya tarafından sömürülmeye devam ediyor. Afrika Ulusla Kurtuluş hareketlerini destekleyen Sovyetler Birliği’nin dağılmasından sonra Afrika ülkeleri Rusya’nın da bir sömürge İmparatorluğu olduğunu anlamışlar biraz geç de olsa. Fakat bunun hala farkına varmayanlar da var. Veya Güney Afrika Cumhuriyeti gibi ekonomik sebeplerden dolayı hala Çin ve Rusya gibi ülkelerle işbirliğini geliştirmeye çalışanlar var.
    40 milyon ile 100 milyon arasında verilen rakamlarla insanı köleleştiren ve Afrikalı insanın kanları ve terleri üzerine kurulan bugünkü Yeni Dünya Düzeni, Dünya’yı kan gölüne çevirmektedir. Afrika kıtası ile Amerika ve Avrupa arasında 56 bin gemi seferi yaparak tarihin en büyük insan ticaretini ve soykırımını yapma alçaklığı unvanına sahip Batılılar bugün hâlâ nasıl konuşabiliyorlar anlamak zor. Köleliği kaldırdığını ilan eden ve bunun insaniyet namına yaptıklarını söyleyen batılılar tamamen yalan söylemektedirler. İngiltere başta olmak üzere köleliği kaldıran devletlerin köleliği kaldırmalarının en temel sebebi artık o kölelerin üreticilere daha maliyetli olmasıdır. Çünkü artık onların yerlerine üretim yapacak makineler yapılmıştı. Makineler yapıldığı için kölelere ihtiyaç yoktu. Makineler köleleşmiş, köleler de özgürleştirilmişti ama adı ölüm olan bir özgürlük. Çünkü makinelerin isyan kabiliyetleri yoktur.
    Tarihte Afrika insanına çok zulmeden batılılar bundan hala vazgeçmiş değildir. Ve ellerinden geldiğince Afrika ülkelerinde istikrarsızlık çıkartmak için uğraşmaktadırlar. Tek tek sayılamayacak kadar olan bağımsızlık sonrası iç savaşların tamamı batılı senaryoların ürünüdür. Çünkü eğer Afrika ülkeleri istikrara kavuşursa Batılılar bu ülkeleri sömüremeyeceklerdir. Amerika sadece petrol üreticisi Arap ülkelerini sömürmüyor. Petrol üreticisi Afrika ülkelerini de sömürüyor. Bugün hâlâ Angola’da üretilen petrolün yüzde 95’i Amerika’ya gitmektedir.
    Bugün Sudan’ın Darfur bölgesindeki problemin temelinde de sömürgecilik ve bölgedeki iştah kabartan yeraltı kaynakları vardır. İngiltere ve Fransa 1899’da yaptıkları anlaşmada Sudan’ı paylaşmışlar. Fransa Darfur’u İngiltere’ye bırakmıştır. İngiltere de Çad’ın kimi kesimlerini Fransa’ya bıraktı.
Afrikalı insan sömürgecilerden ve onun maşalarından çok çekti ve çekiyor. Sömürgecilik bitti mi hayır kesinlikle bitmedi hala devam ediyor. Sadece form değiştirdi. Direk sömürmek artık biraz zorlaştığı ve zahmetli olduğu için yerlerine bıraktıkları kuklaları ve maşaları vasıtasıyla sömürüyorlar. Afrikalı insanın yeni sömürgecilere ve sömürge mantıklı kişi, kurum ve devletlere değil adil bir paylaşım gayretinde olan, tahakkümü değil işbirliği ve kardeşliği hedefleyen, beyaz adamın yıkıcılığı ve yakıcılığı yerine yapıcı ve geliştirici kişi, kurum, şirket, yatırımcı, organizasyon ve devletlere ihtiyacı var.
    İşte bu noktada Türkiye’nin Afrika’ya yönelik yapacağı çalışmalar çok büyük önem arzetmektedir. Hem Afrika ile varolan tarihi bağlarımız hem de Türkiye’nin tarihsel tecrübesi bu çalışmaların kolay bir şekilde cereyan etmesine yardım edecektir. Türkiye kendisi unutmuş / unutturulmuş olsa bile Afrikalı insan, kendilerini sömürgeci güçlere karşı korumaya çalışan Hilafet-i Osmaniye’yi hala unutmamıştır. Afrikalı insanın söylediği şey siz sömürgeci değilsiniz siz zalim değilsiniz’dir. Sömürgecilik, sömürgeciliğin neticesi olarak vahşi kapitalizm ve kölelik, beyaz ırkın üstünlüğü(!), sömürgeci güçler tarafından fakir bırakılma gibi insan şahsiyetini yok eden unsurlar bir araya gelince işte bugünkü sahne ortaya çıktı. Afrika kıtası çok zengin bir kıtadır. Sömürgecilerin 400 yıldan fazla bir zamandır sömürmelerine rağmen hala zengin bir kıtadır. Fakat bu zenginliğini kullanabilecek istidat ve iktidar maalesef yoktur. Bunların yokluğunun sebebi ise sömürgeci güçlerin Afrikalı insanı eğitimsiz bırakmasıdır, ekip dikmeyi madenleri çıkarmayı göstermemiştir. İşin hamallık tarafını yaptırmışlar, temizlik yapmaktan başka bir şey de öğretmemişlerdir. hâlâ ülkelerindeki yeraltı zenginliklerinin çoğunu beyazlar çıkarmaktadır. Peki hiç mi eğitim almadılar. Elbetteki aldılar. Ama kimler? Misyoner okullarına gitmeyi kabul edenler eğitim aldılar. Elbetteki bu eğitim almanın da bir karşılığı vardı. İşte eğitim karşılığı misyonerlerin onlardan aldığı ise dinleri, dilleri ve ülkelerinin gelecekleri oldu. Bağımsızlık sonrası Afrika ülkelerinde iktidara gelen liderlerin hepsi misyoner okullarında yetişmiş yüksek öğretimlerini de batılı ülkelerde yapmış kişilerdir. Mesela Tanzanya devlet başkanı olan Nyere, Malavi devlet başkanı olan Kamuzu Banda, Zambiya devlet başkanı olan Kavondo, Güney Afrika devlet başkanı olan Nelson Mandela gibi…Elbetteki bu sadece siyasi kişiliklerle kalmadı. Afrikalı insan da Hıristiyanlaştı. Afrika kıtasında 1900 yılında Hıristiyan nüfus sadece yüzde 7 iken bugün yüzde 50′dir. Bu Hıristiyanlaşan yüzde 43′lük kesimin de yüzde 60′tan fazlası 1965′te sona eren II. Vatikan Konsili sonrasında olmuştur. 1440′larda başlayan yaklaşık 550 yıllık sömürge tarihinin ilk dörtyüz yılında sadece yüzde 7′yi Hıristiyanlaştırabilirken 1900′lerin başından itibaren değiştirilen strateji sayesinde yüzde 50′lere ulaşmıştır. Bu strateji Afrikalıların Afrikalılar eliyle Hıristiyanlaştırılmasıdır. Bunun için direk Vatikan’dan idare edilen her ülkede Afrikalı çocukları ilkokuldan üniversite seviyesine kadar eğitim-öğretim veren ve buradan mezun oldukları zaman kendi halkına Hıristiyanlığı yeterince öğretebilecek seviyede papaz oldukları kolejler açmışlardır.
    Bu kıtanın insanı, renginden dolayı Afrikalı insanı aşağılamayan bir din istemektedir. Bu din ise son Hak din olan İslam’dır. Ve Afrika kıtası sömürge zihniyetinden bağımsız bir zihne sahip yeni bir Müslüman nesle ihtiyaç duymaktadır.
    Türkiye’nin Afrika’ya yapacağı açılım çalışmaları Orta Asya’ya yapılanlar gibi Amerika’nın maşası olarak onları komünizmden alıp kapitalizmin kucağına atan bir şekilde olmamalıdır. Türkiye Orta Asya’nın vebalini ödeyemezken bir de Afrika’nın vebalini üstlenmemelidir. Türkiye ya kendi olarak gitmeli ya da Afrika’nın yeniden sömürgeleştirilme projesine katılmamalı. Ortadoğu meselesinde olduğu gibi BOP gibi projelerin içinde varolarak bu tür açılımların gerçekleştirilemeyeceği ise izahtan varestedir.
Türkiye en kısa zamanda kendisi olarak bütün Afrika ülkelerinde elçiliklerini veya temsilciliklerini açmalıdır. Afrika Ülkeleri ile ilişkilerini en üst düzeye çıkararak geliştirmelidir. Türkiye istemese de bu, Türkiye’nin yüklenmekten kaçamayacağı / kaçmaması gereken Türkiye’ye yüklenmiş tarihi bir görevdir. Türkiye’nin de Afrika ülkelerinden alacağı tecrübeler vardır. Muz Cumhuriyeti diye beğenilmeyen ülkelerde demokrasinin nasıl işlediği (Türkiye’de de demokrasi olarak adlandırılıyor ama) görülmelidir. Ve üniversitelere girişte, üniversitelerde ve çeşitli yerlerde uygulanan ilkel yasakların ne kadarca aptalca olduğu ve Türkiye’nin ayaklarına pranga olduğu ve beğenilmeyen Afrika ülkelerindeki kabilelerde bile olmadığı görülmelidir.
    Türkiye’de Batılıların uşağı kalemşorlar Türkiye ile Afrika kıtasının iyi ilişkiler içinde olmasını istememektedir. Israrla Afrika’nın yamyamlarla dolu olduğu, insanları yediği oralara gidilecek hiçbir şeyin olmadığı temasını işlemektedirler. Halbuki Afrika kıtası Avrupa’dan daha iyi kendi kendine yetebilecek bir kıtadır. Ama yerel uşaklar eliyle Afrika kıtasını sömürmeye hala devam ettikleri için üretilen bütün ürünler Avrupalı eski efendilere gitmektedir. Kenya’dan Hollanda’ya her gün bir uçak dolusu gül ve karanfil gider. Bizim Türkler de gider Hollanda’dan gül ve karanfil satın alır. İngiltere’nin çayı Kenya, Malavi ve Zimbabwe’den, tarım ürünleri et, süt vs de Güney Afrika Cumhuriyeti’nden gider. Avrupa bu. Afrika’dan gelen tonlarca et ve diğer tarım ürünleri Afrika’dan gelmesin açlıktan ölürler. İtalyanlar ve diğer Avrupalı devletler Türkiye’den aldıkları malları ellerini bile dokunmadan Afrikalılara satarlar. Bu yüzden Türkiye Avrupa Birliği’ne girmek için katlandığı rezaletlere bir son vermelidir. Afrika kıtası ile olan duvarları kaldırmalıdır. Türkiye içinse dünya Avrupalılardan daha geniştir. Bu yüzden Türkiye Afrika’ya yeterli şekilde ilgi göstermelidir.